kötülüğü merak eden bir melek
eder miydi, ateşi bilseydi?
sadece bir melek umabilirdi
kötülüğün kendini durduracağını,
son anda.
ve, bir melek sevilmeyebileceğine
işe böyle şaşırırdı.
zannediyorsun aklını yitirmiş bir sevgili gibi
uçurumu gösterecek;
sonrası romantik olacak aşağı.
kötülük kimse için ölmez.
düşen her yolcu ve
bir melek ölür.
Temmuz 08, 2017
414
Bir köşede duran bir düz piyanonun dışında koridor tozlu ve ıssızdı.
Karısı çalmaya başladı (iyi çalardı) ve bir tuşun dışında hepsinin
sağlam olduğunu gördü: Do’nun üstündeki Fa’nın. A. dünyanın sonsuza
kadar elinden kaçacağını belki de o anda anladı.
Paul Auster, Yalnızlığın Keşfi
Paul Auster, Yalnızlığın Keşfi
Haziran 27, 2016
Mart 07, 2015
412
Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tembel ve hayalperest mahluk çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.
Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman'ın zihninde iki zıt alemi o kadar müşahhas bir hale getirdi ki epey zamandan beri kendi kendine halletmeğe çalıştığı muammaların birçok anahtarını bulur gibi oluyordu...
Fatih-Harbiye, Peyami Safa.
//48
Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman'ın zihninde iki zıt alemi o kadar müşahhas bir hale getirdi ki epey zamandan beri kendi kendine halletmeğe çalıştığı muammaların birçok anahtarını bulur gibi oluyordu...
Fatih-Harbiye, Peyami Safa.
//48
Ocak 13, 2014
411
…a book that I’ll never write because nobody can, it being a book:
- against the book.
- against thought.
- against truth and against the word.
- a book, then, that crumbles even while it forms.
- against the book because it is incapable of thinking its totality, let alone nothing.
- against truth because truth is God, and God escapes thought; against truth, then which for us remains legendary, an unknown quantity.
- against the word, finally, because, the word says only what little it can, and this little is nothing and only nothing could express it.
Edmond Jabes, Desire for a Beginning, Dread of One Single End.
Aralık 13, 2013
410
"Korku bulaşıcıdır. Toplumsal kimliği kemiren bu hastalık bir Osmanlı
genetiği olarak Cumhuriyet'e geçmiştir. Hekimin reçetesi daima korku
dozunu artırmak, diğer yandan kalabalığa dönüştürdüğü toplumun oyun
alanını genişletmektir. 'Kamusal yalan' sahnesine çıkarılan herkes,
bürokratlar, aydınlar, sıradan insanlar, 'mış gibi yapmak' rolü için
birbiriyle yarışırlar. Uğrunda her şeyin göze alındığı bu sahte rol,
aslında suç işleme özgürlüğünü iktidardan talep etmek anlamına gelir.
İktidar bu konuda hoşgörülüdür; bize küçük günahlarımızın toplamından
ibaret armağanlar verir. Bu yücelik karşısında mahcubiyetimiz artar ve
daima başımız eğik bir halde yaşarız."
Oğuz Atay
Oğuz Atay
Şubat 17, 2013
Şubat 12, 2013
Şubat 11, 2013
407
Araya zaman girer. Sonra, sanki Tarantino'dan bir sahneyi oynarmış gibi önünden geçiverir, ‛ha’ dersin, önündeki notlarla ilgilenmeye devam ederek. İçin tersini söyler ‛ah’. Arkasından bakarsın, kağıttaki her kelime ah olmuş.
Kaldır başını bir bak be!
Geçişirken yakalarsın iç çekişi kadar bir şeyi. Ne büyüktür o şey.
Saçları, burnu, adımlayan bacakları, gözleri, gözlerinin parıltısı, ağzını açsa çıkacak sesi, kolları, sımsıkı yumruğunun içinde tuttuğu lacivert çantanın dikişli sapı, son gördüğünden bu yana uzamış sakalları, baktığını gören teğet kaçan bakışları, hatta çantanın ağzından yarım uzamış raket bile sığar o iç çekişe.
Ah içim, ah çekemem.
An geçip de, gözünde iyice büyümeden önce anlamazsın ne gördün. Anladığında artık kalmamıştır gördüğün. Al sana bir kördüğüm.
Görmekle anlamak aynı âna sığsalardı, dünya daha yavaş dönerdi. Acele etmezdik o zaman. Birazdan anlamaya çabalayacağımız için görmenin yarım kalacağından tedirgin bakmazdık.
Gördüğümü anlamaya çalışırken körüm.
Aklımdaki görüntü hep geçmiş.
Çorba Blanchot kokuyor. Uzak akrabam olur. Başa saralım.
Saatin bir ânı içinde dünyayı gördüm. İki dalın arasında defalarca gidip gelerek örmüştüm o dünyayı hayalimde. İlk defa karşımdaydı. Ne acelem vardı anlamadım...
Telaşla bakmak, uzun uzun görmek bizimkisi.
Kaldır başını bir bak be!
Geçişirken yakalarsın iç çekişi kadar bir şeyi. Ne büyüktür o şey.
Saçları, burnu, adımlayan bacakları, gözleri, gözlerinin parıltısı, ağzını açsa çıkacak sesi, kolları, sımsıkı yumruğunun içinde tuttuğu lacivert çantanın dikişli sapı, son gördüğünden bu yana uzamış sakalları, baktığını gören teğet kaçan bakışları, hatta çantanın ağzından yarım uzamış raket bile sığar o iç çekişe.
Ah içim, ah çekemem.
An geçip de, gözünde iyice büyümeden önce anlamazsın ne gördün. Anladığında artık kalmamıştır gördüğün. Al sana bir kördüğüm.
Görmekle anlamak aynı âna sığsalardı, dünya daha yavaş dönerdi. Acele etmezdik o zaman. Birazdan anlamaya çabalayacağımız için görmenin yarım kalacağından tedirgin bakmazdık.
Gördüğümü anlamaya çalışırken körüm.
Aklımdaki görüntü hep geçmiş.
Çorba Blanchot kokuyor. Uzak akrabam olur. Başa saralım.
Saatin bir ânı içinde dünyayı gördüm. İki dalın arasında defalarca gidip gelerek örmüştüm o dünyayı hayalimde. İlk defa karşımdaydı. Ne acelem vardı anlamadım...
Telaşla bakmak, uzun uzun görmek bizimkisi.
Temmuz 19, 2012
406
The most important thing I learned on Tralfamadore was that when a person dies he only appears to die. He is still very much alive in the past, so it is very silly for people to cry at his funeral. All moments, past, present and future, always have existed, always will exist. The Tralfamadorians can look at all the different moments just the way we can look at a stretch of the Rocky Mountains, for instance. They can see how permanent all the moments are, and they can look at any moment that interests them. It is just an illusion we have here on Earth that one moment follows another one, like beads on a string and that once a moment is gone it is gone forever.
"When a Tralfamadorian sees a corpse, all he thinks is that the dead person is in a bad condition in that particular moment, but that the same person is just fine in plenty of other moments. Now, when I myself hear hat somebody is dead, I simply shrug and say what the Tralfamadorians say about dead people, which is 'So it goes'.
Kurt Vonnegut, Slaughterhouse-Five.
"When a Tralfamadorian sees a corpse, all he thinks is that the dead person is in a bad condition in that particular moment, but that the same person is just fine in plenty of other moments. Now, when I myself hear hat somebody is dead, I simply shrug and say what the Tralfamadorians say about dead people, which is 'So it goes'.
Kurt Vonnegut, Slaughterhouse-Five.
Mayıs 20, 2012
405
No one can survive childhood without being wounded. Everyone remembers at least one time when their parents rejected them, pushed them away, even though they may have still been in the womb, blind, and unable to speak. That's why, as adults, we all look for someone to become our parents again, and for someone to look after us in times of need. And we search for a person to live with who can provide the companionship we so desperately want.
Banana Yoshimoto, Strange Tale from Down by the River - Lizard.
Banana Yoshimoto, Strange Tale from Down by the River - Lizard.
Kasım 10, 2011
404
Now I knew what those who spend their lives searching are looking for. They must have seen the emptiness, and for the rest of their lives they had been struggling to repeat that experience. Now I understood why Jesus found it necessary to contradict himself every third sentence, and why Buddha had to resort to miracles, and Mohammed needed to intimidate and Meister Eckhart to insist that his own personal isolation should become common to us all. All of them had beheld the emptiness and longed to return to it.
The great systems which inform the world about truth and life invariably claim to be absolutely truthful and well balanced. In reality they are quaking bridges built out of yearning. All this I saw and it made me pure and clear as quartz.
Peter Høeg, “Reflection of a Young Man in Balance,” Tales of the Night.
The great systems which inform the world about truth and life invariably claim to be absolutely truthful and well balanced. In reality they are quaking bridges built out of yearning. All this I saw and it made me pure and clear as quartz.
Peter Høeg, “Reflection of a Young Man in Balance,” Tales of the Night.
Temmuz 24, 2011
403
...Kadın ya da düpedüz vajina, grup estetiğinde merkezi bir konumda yer aldığına göre, o halde, belli bir derinliğe açılan bu cinsel organ yaşam savaşına çağrıyı simgeliyordu –ereksiyon ise şiirsel eylemden farksızdı; çünkü şiirsel eylemde dil dikleşip sertleşiyordu.
Michel del Castillo, Şairin Ölümü.
Temmuz 19, 2011
Temmuz 09, 2011
400
Kendimden kaçmak için her yolu denedim. Hattâ Svahili dilini öğrenmeye bile kalktım, bu dilin her şeye karşın bana çok uzak kalacağını düşünerek. Çalıştım, çok uğraştım; ama boşuna, Svahili dilinde bile kendimi anlıyordum, ait oluş yakamı bırakmıyordu.
Bunun üzerine Macarca-Fince’yi denedim. Cahors’da Macarca-Fince bilen birine rastlamayacağımdan, böylece de kendi kendimle burun buruna geleyeceğimden emindim. Ama kendimi güvenlikte hissetmiyordum; Lot Bölgesi'nde bile Macarca-Fince bilen birilerinin bulunabileceği düşüncesi beni tedirgin ediyordu. Bu dili bilenler bir tek biz olacağımızdan, duygulanıp birbirimizin kollarına atılmamız ve açık yüreklilikle konuşmamız tehlikesi vardı. Karşılıklı suçüstüler açığa vurulacaktı, ondan sonra da gelsin posta arabası saldırısı. “Posta arabası” diyorum, çünkü konumuzla hiç ilgisi yok, bu da kaçırılmaması gereken bir fırsat. Konuyla ilgili olmayı kesinlikle istemiyorum.
Bu arada da, beni anlamayacak ve benim de anlamayacağım birini anlamaya devam ediyorum, korkunç bir kardeşlik ihtiyacı içindeyim.
...
Sıkı gözetim yüzünden beceremedim. Beyin çok iyi bilir ki, geçmişte benzeri olmayan, ilgisiz bir dil yaratmayı başarabilseydik, kişiliğimizin saçma yanı kalmazdı. İşte bu nedenle bunalım kaynakları, özel olarak tasarlanmış, kendimizi yokluk, olanaksız ve karikatür konumunda tutacak beynimizle donatmıştır bizi.
Böylece yeni bir dil yaratmaktan vazgeçip kendimi umutlandırmak için doğumöncesi bazı kekelemelerden oluşmuş Macarca-Fince'yi öğrenmekle yetindim. Havaalanında kendimi Danimarka diliyle çevrelenmiş gördüğümde hemen Air-France masasının üzerine fırlayıp aramızda kardeşçe anlamazlık ve iletişimsizlik ilişkileri kurmak amacıyla orada bulunanlara Macarca-Fince dilinde seslendim.
Halkların ve insanların birbirlerini anlamadıkları için dalaştıklarını düşünmek doğru değildir. Birbirlerini anladıkları için dalaşırlar.
Olay da böyle çıktı.
Anlaşıldım.
Neler olduğunu size açıklamaya gücüm yetmez. Danimarkalılar'a çektiğim söylevin Macarca-Fince dilinde olduğu konusunda sizi temin edebilirim, ruhumla ve vicdanımla. Danimarkalılar'ın Macarca-Fince bilmediğini herkes bilir. Buna karşılık derhal anlaşıldım ve size söylediğim gibi, anlayış olduğu anda anlayışsızlık, öfke, şiddet, hakaret ve kavga da olur. Aynasızlar çıkageldiler; beni, bağıra çağıra Macarca-Fince konuştuğum Air-France masasının tepesinden indirmeye çalıştılar, kendimi savundum. Macoute Dayı araya girdi, ambülans çağırdılar ve itiraf etmeliyim ki artık anlaşılmama umudum kalmadığı ve böylece benzerlerime, kardeşlerime olan duygularımı anlatamayacağım için çok öfkelendim ve sağa sola birkaç yumruk savurdum, çünkü şiddetten korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmam. Hastabakıcıları görür görmez de yardım geleceğini anladım. Bu durumda normal olduğunuzu kanıtlamanın tek yolu biriyle dalaşmaktır.
Émile Ajar, Yalan-Roman
Mayıs 22, 2011
399
giriş, gelişme, sökük olarak kaldı tüm çabalarım. ne çok sitede hesap açtırmışım. bir unutursam şifreleri. güzel olur. kafama inecek bir oduna bakar özgürlük. oh ne ferah. şifresiz, hesapsız. analog, bağımsız.
dijital kirliliğim bu gecenin derdi. nereden geldiyse bu ortalığı toplama takıntısı. derli toplu insanlara özenip plastik dosyalar alırım bazen. ayrıca son derecede derli topluyumdur. sorun, yeteri kadar derli toplu olamamam.
yazmaya başlayınca özlemeye de başlıyor insan.
moliere şöyle öğütlüyordu: "hani o içinden, derinden gelen büyük yazma tutkusu var ya; hani müthiş bir şevkle, istekle yazmak aşkı... işte, o istek belirdiğinde rica ederim diren."
yazmak isteyenlere verilecek en güzel öğüt budur.
kelimeler çok sigara içiyorlar hem.
web'de tam olarak ne yaptığımızı anlayamadım. herkes gelmiş diye ben de geldim. amacım herkesten farklı olduğumu göstermek. bunun için herkesin bir araya gelmesi lazımdı.
nosce te ipsum.
elbette.
ne güzel sarıldı bugün bana bir adam. kucağımda kedi vardı. ona iğne yaptı. ama sarıldık gibi geldi bana. kediye sordum, kendi derdindeymiş, görmemiş. sarıldı işte bana bugün ne güzel bir adam.
bunun üzerine bir de güzel uyurum ki.
Temmuz 23, 2010
397
Tıpkı ilk randevusuna yetişmeden önce makyaj yapan bir kadın gibi, dünya da doğduğumuz anda bize doğru koşarken makyajını çoktan yapmış, maskesini takmış, hazıryorumlardır. Üstelik, ona tek aldananlar da konformistler olmayacaktır; her şeye ve herkese karşı çıkmaya doyamayan asi varlıklar kendilerinin de ne kadar itaatkâr olduğunun farkında değildirler; onlar ancak baş kaldırmaya değer olduklerı şeklinde yorumlanmış şeylere (daha önceden o şekilde yorumlanmış şeylere) karşı başkaldıracaklardır.
M. Kundera, Perde (s. 91)
M. Kundera, Perde (s. 91)
Mart 26, 2010
396
John Cage ...once told me, ‘When you start working everybody is in your studio – the past, your friends, enemies, the art world, and above all, your own ideas – all are there. But as you continue painting, they start leaving, one by one, and you are left completely alone. Then, if you are lucky, even you leave.
Philip Guston
Philip Guston
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)