bir korku gemisi dolaşıyormuş şehrin üzerinde
sıcak dolu yelkenleri giderek sıcak
Mart 07, 2015
412
Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tembel ve hayalperest mahluk çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.
Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman'ın zihninde iki zıt alemi o kadar müşahhas bir hale getirdi ki epey zamandan beri kendi kendine halletmeğe çalıştığı muammaların birçok anahtarını bulur gibi oluyordu...
Fatih-Harbiye, Peyami Safa.
//48
Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman'ın zihninde iki zıt alemi o kadar müşahhas bir hale getirdi ki epey zamandan beri kendi kendine halletmeğe çalıştığı muammaların birçok anahtarını bulur gibi oluyordu...
Fatih-Harbiye, Peyami Safa.
//48
Ocak 13, 2014
411
…a book that I’ll never write because nobody can, it being a book:
- against the book.
- against thought.
- against truth and against the word.
- a book, then, that crumbles even while it forms.
- against the book because it is incapable of thinking its totality, let alone nothing.
- against truth because truth is God, and God escapes thought; against truth, then which for us remains legendary, an unknown quantity.
- against the word, finally, because, the word says only what little it can, and this little is nothing and only nothing could express it.
Edmond Jabes, Desire for a Beginning, Dread of One Single End.
Aralık 13, 2013
410
"Korku bulaşıcıdır. Toplumsal kimliği kemiren bu hastalık bir Osmanlı
genetiği olarak Cumhuriyet'e geçmiştir. Hekimin reçetesi daima korku
dozunu artırmak, diğer yandan kalabalığa dönüştürdüğü toplumun oyun
alanını genişletmektir. 'Kamusal yalan' sahnesine çıkarılan herkes,
bürokratlar, aydınlar, sıradan insanlar, 'mış gibi yapmak' rolü için
birbiriyle yarışırlar. Uğrunda her şeyin göze alındığı bu sahte rol,
aslında suç işleme özgürlüğünü iktidardan talep etmek anlamına gelir.
İktidar bu konuda hoşgörülüdür; bize küçük günahlarımızın toplamından
ibaret armağanlar verir. Bu yücelik karşısında mahcubiyetimiz artar ve
daima başımız eğik bir halde yaşarız."
Oğuz Atay
Oğuz Atay
Şubat 17, 2013
Şubat 12, 2013
Şubat 11, 2013
407
Araya zaman girer. Sonra, sanki Tarantino'dan bir sahneyi oynarmış gibi önünden geçiverir, ‛ha’ dersin, önündeki notlarla ilgilenmeye devam ederek. İçin tersini söyler ‛ah’. Arkasından bakarsın, kağıttaki her kelime ah olmuş.
Kaldır başını bir bak be!
Geçişirken yakalarsın iç çekişi kadar bir şeyi. Ne büyüktür o şey.
Saçları, burnu, adımlayan bacakları, gözleri, gözlerinin parıltısı, ağzını açsa çıkacak sesi, kolları, sımsıkı yumruğunun içinde tuttuğu lacivert çantanın dikişli sapı, son gördüğünden bu yana uzamış sakalları, baktığını gören teğet kaçan bakışları, hatta çantanın ağzından yarım uzamış raket bile sığar o iç çekişe.
Ah içim, ah çekemem.
An geçip de, gözünde iyice büyümeden önce anlamazsın ne gördün. Anladığında artık kalmamıştır gördüğün. Al sana bir kördüğüm.
Görmekle anlamak aynı âna sığsalardı, dünya daha yavaş dönerdi. Acele etmezdik o zaman. Birazdan anlamaya çabalayacağımız için görmenin yarım kalacağından tedirgin bakmazdık.
Gördüğümü anlamaya çalışırken körüm.
Aklımdaki görüntü hep geçmiş.
Çorba Blanchot kokuyor. Uzak akrabam olur. Başa saralım.
Saatin bir ânı içinde dünyayı gördüm. İki dalın arasında defalarca gidip gelerek örmüştüm o dünyayı hayalimde. İlk defa karşımdaydı. Ne acelem vardı anlamadım...
Telaşla bakmak, uzun uzun görmek bizimkisi.
Kaldır başını bir bak be!
Geçişirken yakalarsın iç çekişi kadar bir şeyi. Ne büyüktür o şey.
Saçları, burnu, adımlayan bacakları, gözleri, gözlerinin parıltısı, ağzını açsa çıkacak sesi, kolları, sımsıkı yumruğunun içinde tuttuğu lacivert çantanın dikişli sapı, son gördüğünden bu yana uzamış sakalları, baktığını gören teğet kaçan bakışları, hatta çantanın ağzından yarım uzamış raket bile sığar o iç çekişe.
Ah içim, ah çekemem.
An geçip de, gözünde iyice büyümeden önce anlamazsın ne gördün. Anladığında artık kalmamıştır gördüğün. Al sana bir kördüğüm.
Görmekle anlamak aynı âna sığsalardı, dünya daha yavaş dönerdi. Acele etmezdik o zaman. Birazdan anlamaya çabalayacağımız için görmenin yarım kalacağından tedirgin bakmazdık.
Gördüğümü anlamaya çalışırken körüm.
Aklımdaki görüntü hep geçmiş.
Çorba Blanchot kokuyor. Uzak akrabam olur. Başa saralım.
Saatin bir ânı içinde dünyayı gördüm. İki dalın arasında defalarca gidip gelerek örmüştüm o dünyayı hayalimde. İlk defa karşımdaydı. Ne acelem vardı anlamadım...
Telaşla bakmak, uzun uzun görmek bizimkisi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)