the guy at the counter said, "why don't we keep the cigarette, and you take these two?" he pushed the coffee and the single banana aside, "then it'll cost a dollar and 86."
including the cigarette the due was 10.08.
"or," he said, "we can trade it for a child," "...yeah, bring us your first born."
i searched my two pockets for eight nickels. the thought of quitting made it difficult to smile.
Mart 04, 2009
374
He stirred in his chair, his face turned to gray light that came in through the shady garden, and he asked me out of the blue if I knew German. Without waiting for an answer, he said, "Schachmatt." Then he explained that the word "checkmate" was an European hybrid made of the Persian word for king, "shah," and the Arabic word for killed, "mat." We were the ones who had taught the West the game of chess. In the worldly arena of war, the black and white armies fought out the good and evil in our souls. And what had they done? They had made a queen out of our vizier and bishop out of our elephant; but this was not important in itself. What was important, they had presented chess back to us as a victory of their own brand of intellect and the notions of rationalism in their world. Today we were struggling to understand our own sensitivities though their rational methods, assuming this is what becoming civilized means.
O.Pamuk / The New Life
O.Pamuk / The New Life
Şubat 27, 2009
372
Albino girl with a red coat. She was blind.
A fire truck pulling another truck carrying a piano.
Birini anneme benzettim. Bej kaban giymiş, yaşlı bir adamdı. Sırtını dimdik tutarak asker gibi yürüyordu, ama usul usul.
Motorlu polislerin parlak mavi ve yusyuvarlak kaskları var.
Ikinci kısa kollu t-shirt giymiş adam geçti.
Biftekli sandviç güzel degildi. Üç peçete harcadım.
Yaşlı bir çift. Ikisi de beyaz saçlı. Iyi giyimliler. Adam, acele etmeden kadının sigarasını yaktı. Kadın bir nefes çekip, düşüncelerine devam etti. Adam, şimdi pipo içiyor. Ara sıra da uzanıp, kadının içeceginden bir yudum alıyor. Alışkanlıklarından farkında olmadan mutlular.
Jung, kadınların animasına ne isim veriyordu. Bir rüya gördüm. 'Kadınların bir erkegi olmaz' diyen kız haklı mı? Ve, loyalty'nin Türkçesi ne?
Staples'da 26 dolara 'boşanma seti' satılıyor. Evlilik öncesi anlaşması dahil, borç ve malların paylaşılmasıyla ilgili tüm kanuni formlar içindeymiş.
Artık kısa kollu kimse geçmiyor.
A fire truck pulling another truck carrying a piano.
Birini anneme benzettim. Bej kaban giymiş, yaşlı bir adamdı. Sırtını dimdik tutarak asker gibi yürüyordu, ama usul usul.
Motorlu polislerin parlak mavi ve yusyuvarlak kaskları var.
Ikinci kısa kollu t-shirt giymiş adam geçti.
Biftekli sandviç güzel degildi. Üç peçete harcadım.
Yaşlı bir çift. Ikisi de beyaz saçlı. Iyi giyimliler. Adam, acele etmeden kadının sigarasını yaktı. Kadın bir nefes çekip, düşüncelerine devam etti. Adam, şimdi pipo içiyor. Ara sıra da uzanıp, kadının içeceginden bir yudum alıyor. Alışkanlıklarından farkında olmadan mutlular.
Jung, kadınların animasına ne isim veriyordu. Bir rüya gördüm. 'Kadınların bir erkegi olmaz' diyen kız haklı mı? Ve, loyalty'nin Türkçesi ne?
Staples'da 26 dolara 'boşanma seti' satılıyor. Evlilik öncesi anlaşması dahil, borç ve malların paylaşılmasıyla ilgili tüm kanuni formlar içindeymiş.
Artık kısa kollu kimse geçmiyor.
Şubat 23, 2009
370
Birazdan yağmur patlayacak. Yazın ıslandığında insan umursamıyor.
Geçen sefer şemsiyeye rağmen adım atamadım. Bir saçak altına sığınıp, ıslanmaya orada devam ettim. Koşarak gelen biri daha saklandı aynı kovuğa. O, baştan aşağı sırılsıklamdı. Şemsiye altına davet etsem mi diye düşündüm. Sonra, 'şemsiye de işe yaramıyor zaten' bahanesiyle durdum.
Hava karardı, ama kuru. Bir yarım saat daha bekler mi? 5:05.
Yine günleri, saatleri saymaya başladım.
Sınıftan tanıdığım biri yan masada arkadaşıyla oturuyor. Yağmur yağarsa birlikte yürürüz. Şemsiyeyi biriyle paylaşmakta kararlıyım bu sefer. Şirin bir kız.
Tuhaf bir Haziran. Geçen yıl da böyle miydi? İstanbul'a mı gitsem? Acaba orada da saatleri sayar mıyım?
Yağmur başladı bile. Yan masadaki yaşlı adam, "şemsiyenizi paylaşabilir miyim?" diye sorup, karşıma oturdu. Bu kadar basit olabilir mi?
Sigarası bitince gitti. Yazmaya devam edebilirim. Açık havada, hava açıksa daha keyifli oluyorum, evet. 5:23.
Ithaka'ya dönüp ne yapacağım? Hoş, televizyon seyrederken insan saatleri unutuyor. O da bir yön. Yarın bilmediğim bir kütüphanede, bir kitap avlamam lazım. Yoksa, 15 dolara satın almak gerekecek.
5:30. Yapılmayı bekleyen işler. O şarkı çalıyor yine, 'Wonderful, wonderful'. Nat King Cole muydu?
Geçen sefer şemsiyeye rağmen adım atamadım. Bir saçak altına sığınıp, ıslanmaya orada devam ettim. Koşarak gelen biri daha saklandı aynı kovuğa. O, baştan aşağı sırılsıklamdı. Şemsiye altına davet etsem mi diye düşündüm. Sonra, 'şemsiye de işe yaramıyor zaten' bahanesiyle durdum.
Hava karardı, ama kuru. Bir yarım saat daha bekler mi? 5:05.
Yine günleri, saatleri saymaya başladım.
Sınıftan tanıdığım biri yan masada arkadaşıyla oturuyor. Yağmur yağarsa birlikte yürürüz. Şemsiyeyi biriyle paylaşmakta kararlıyım bu sefer. Şirin bir kız.
Tuhaf bir Haziran. Geçen yıl da böyle miydi? İstanbul'a mı gitsem? Acaba orada da saatleri sayar mıyım?
Yağmur başladı bile. Yan masadaki yaşlı adam, "şemsiyenizi paylaşabilir miyim?" diye sorup, karşıma oturdu. Bu kadar basit olabilir mi?
Sigarası bitince gitti. Yazmaya devam edebilirim. Açık havada, hava açıksa daha keyifli oluyorum, evet. 5:23.
Ithaka'ya dönüp ne yapacağım? Hoş, televizyon seyrederken insan saatleri unutuyor. O da bir yön. Yarın bilmediğim bir kütüphanede, bir kitap avlamam lazım. Yoksa, 15 dolara satın almak gerekecek.
5:30. Yapılmayı bekleyen işler. O şarkı çalıyor yine, 'Wonderful, wonderful'. Nat King Cole muydu?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)